KENDİ YANLIŞLARIMIZA FETVA VERİR OLDUK
Diyanet
İşleri Başkanlığı’nda görevden almalar, mütedeyyin çevrelerin eleştiri
odağındaki şatafat merakı, dünyayı sarsan DEAŞ terörü… Eski Diyanet İşleri
Başkanı Ali Bardakoğlu’yla bir araya gelip bu konuları konuştuk. “Kuran’ı Kerim
ile aramız açıldı. Kendi yanlışlarımıza kendimiz fetva verir olduk” diyen
Bardakoğlu’na göre çare, ‘güzellik, huzur, hoşgörü’ ayı ramazanda Müslümanların
hayatlarını gözden geçirmesi’...
Diyanet
İşleri Başkanı’yken verdiğiniz bir mesajda, ramazan ayını, “İradelerin
merhametle eğitildiği ve özgürleştiği, ferdi hayatta dindarlığın, sosyal
hayatta kaynaşma ve paylaşmanın yoğun olarak yaşandığı” bir ay olarak
tanımlıyorsunuz. Bugün olsa neye dikkat çekerdiniz?
Ben ramazanı farklı
algılıyorum. Hayat gelip geçiyor ve insanların zaman zaman durup kendini,
hayatını gözden geçirmesi gerekiyor. Şirketler yapar ya, biz de onun gibi öz
denetim ve muhasebe yapmalıyız. Ötekinin yapıp ettikleriyle, hatta ne kadar
dindar olduğuyla ilgilenmek yerine kendimizin ne kadar iyi bir insan, iyi bir
dindar olduğuyla ilgilenmemiz gerekiyor.
Siz
her zaman ‘insan olma’nın altını çizdiniz. Peki niye kutuplaştık?
Toplum olarak
ayrıştığımız, artık birbirimize öfke duyduğumuz doğrudur. Bunlar sosyal birlik
beraberliğimiz açısından alarm noktalarıdır. Ortadoğu toplumları barut fıçısı
gibi. Birbirlerine duydukları öfkeyi mezhep, din duyarlılığı veya öteki
üzerinden dile getiriyor, onlar üzerinden kimlikler şekilleniyor. İslam
dünyasının bir kısmı, mesela Şia kesimi 13 asırdır böyle bir öfkeyle yoğruldu.
Sonra bu öfke kendilerine de zarar verdi. Sünni kesimde de hep ötekileştirme ve
öfke var. Böyle giderse ateş ocağımıza düşer ve bizi de parçalar.
Kutsal
kitap güzelliği, bağışlamayı, ahlaklı, düzgün olmayı emrederken DEAŞ neden
bombalar patlatıyor, insanlar birbirine kıyıyor?
Kuran’ı Kerim ile
aramız açıldı. Kuran’ı Kerim’in bize verdiği öğütlere kulak tıkadık ve kendi
yanlışlarımıza kendimiz fetva verir olduk.
Neden?
Çünkü dini bilgi üretiminde
metot kalmadı. Serbest pazar mantığıyla fetva arayan, müşteri memnuniyetine
göre fetva verenler kapladı ortalığı. İslam âlimlerinin içinde yaşadığı hayatla
ve gerçekliklerle bağı koptu. Üçüncü, beşinci asırda yazılan kitaplardaki
bilgileri tekrar ederek insanlara dini anlattığımızı düşünemeyiz. 50 küsur
İslam ülkesi var, paramparçayız. İslam barış dinidir diyoruz ama kimseyi
inandıramıyoruz, çünkü birçok yerde Müslümanlar birbirinin boğazını sıkıyor.
Birbirinin Müslümanlığını beğenmez oldular, birbirini itham ve tekfir ederek
sürekli camdan aşağı atmakla meşguller.
Ama
şiddeti üretenler ayetlerden hareket ettiklerini söylüyor...
Önce şiddete karar
veriyor sonra Kuran’dan veya gelenekten ona uygun pasajlar seçiyorlar. Aynı
kafadakiler dördüncü Halife Hz. Ali’yi de onun dindarlığını beğenmedikleri için
öldürdüler. Burada din âlimlerine büyük iş düşüyor.
Din
iyi anlatılırsa düzelir mi?
Elbette hayır. Her
şeyin altüst olduğu, fırsat eşitliğinin olmadığı, işgaller altında umutların
tükendiği, siyasal katılımın olmadığı toplumda sadece din anlatarak insanları
mutlu edemeyiz. İslam dünyası acilen bilgi, çalışma, üretme, temizlik, sosyal
barış, sosyal adalet, insan hakları, kadın hakları, çevre, özgürlükler,
ötekinin hakkı gibi temel konularda zihnini durultmak ve bu konularda mesafe
almak zorunda. İslamiyette ibadet sadece kıldığımız namaz değildir. İnsanlığa,
dünyanın imarına, sulha, barışa hizmet eden her davranış ibadettir.
Yani
İslamiyet bize, her işi bırak, namazını kıl, orucunu tut, ondan sonra dünyanın
en gelişmiş ülkesi olursun gibi bir vaatte bulunmuyor, öyle mi?
İslamiyet bize bazı
ibadetleri yerine getirdiğin zaman anahtar teslim bir mutluluk da vaat etmiyor.
Diyor ki, başarmak ve iyiliğe ulaşmak istiyorsan elini taşın altına koyacaksın.
Çalışma, üretme, hak, hukuk, adalet, bir toplumun kalkınması, özgürlüğün
korunması için bir şeyler yaparsanız gelişirsiniz. İslam dini dünyada yaşansın
diye gönderildi, ahirette değil. Yani dünyayı terk et, hiçbir şey yapma,
ahirette kazanırsın mesajını vermiyor. Müslümanlar dünya-ahiret dengesini
yitirdiler.
ZENGİNİN YANINDA OLAN
BİR SÖYLEM
Din
ve para ilişkisi, şatafatlı yaşam da tartışılan konulardan biri. Zengin
Müslüman olamaz mı, olmamalı mı?
İslam düşüncesi
maalesef bu yüzyılda kapitalizmin ve serbest piyasa ekonomisinin payandası
haline geldi. İslam’ın ana kaynaklarının verdiği mesaj sosyal adalet ve
hakkaniyet eksenindedir. Ama ne hikmetse İslami düşüncede bu sosyal adalet
fikri, fakirin ve mağdurun yanında olma fikri zayıflayıp, giderek güçlünün,
zenginin yanında olan bir dini söylem gelişti. Gönlüm isterdi ki, evrensel
ilâhî din olan İslam’ın günümüz uleması dünyada kanıksadığımız bunca
eşitsizlik, sömürü, adaletsizlik, güçlü ve egemenin oldu bittileri karşısında
hakkın sesi olsun, her türlü ayırımcılığa karşı çıksın, bizlere hepimizin
Âdem’in çocukları kardeşler olduğumuzu, insan olarak eşit ve değerli
olduğumuzu, insanca bir hayatın hepimizin temel hakkı olduğunu hatırlatsın. Ama
öyle olmadı ve olmuyor. Olup bitene eleştirel baktığımızda bunu açıkça
görüyoruz.
SADAKA
KÜLTÜRÜYLE OLMAZ
Kimin
suçu?
Burada birçok kesimin
suçu var ama İslam âlimlerinin de var. Bizim çağdaş ulema, sermaye ve ekonomik
ilişkiler konusunda çağın gerektirdiği bütün taleplere uygun fetvalar üretmeye
başladı. İslam uleması tıkandığımız ekonomik alanlarda sorunları aşmada son
derece mahirler. Ama insan hakları, kadın hakları, ötekinin hakkı ve özgürlüğü,
cinsiyet ayırımcılığı, sosyal adalet gibi daha geniş tabanlı konuları gündeme
taşımaya pek istekli değiller. Sadaka ve iane kültürüyle ya da retorikle
bunları sağlayamayız.
‘KUTLU
DOĞUM’UN FETÖ İLE ALAKASI YOK’
Diyanet
İşleri Başkanlığı geçen haftanın gündemiydi. Önce Diyanet İşleri Başkan
Yardımcısı Mehmet Emin Özafşar görevden alındı, ardından Kutlu Doğum
Haftası’nın adı değişti. Nasıl değerlendiriyorsunuz?
Prof. Dr. Mehmet Emin
Özafşar hocayı çok beğenirim; iyi bir hadis âlimidir. Kendisinin FETÖ’yle de
modernistlikle de en küçük bir ilgisi yoktur. Bildiğim kadarıyla kendisi ilmi
çalışmalara dönmek istiyordu. Onun için ayrılmış olmalıdır. Ama onun bilgisi
dışında bir görevden alma varsa bunu şık bulmam. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın
bugüne kadar Kutlu Doğum Haftası adıyla yaptıkları tamamen Hazreti Peygamber’i
anlama ve anlatma etkinlikleridir. FETÖ ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Ve
bunu böyle olduğunu “FETÖ’yle alakası vardır” diye yaygara koparanlar da
biliyor aslında.
TARTIŞMANIN
NEDENİ
Neden
böyle bir tartışma yürüyor öyleyse?
Bazı Müslümanlarda
İslam ahlakı eksik olduğu için. Kör bağnazlıklar ahlakımızı da buharlaştırıyor.
Niyet okumalar, iftiralar da beraberinde geliyor. Bazı Müslümanlar söze din,
ahlak, sevgi diye başlıyor, iki satır sonra dili kılıçlaşıyor, “sapık”,
“modernist”, “şucu bucu” diye önüne geleni etiketliyor. Diyanet’e karşı “Kutlu
Doğum haftaları, bir FETÖ projesidir” şeklinde bir iftirayı duyunca üzüldüm ve
irkildim.
Niye
irkildiniz?
Diyanet’in bu
projesinin hiç de böyle olmadığını biliyorum. Demek ki insanlar kendi
çıkarları, konumları, hesapları söz konusu olunca her türlü iftirayı atıyor,
her yolu meşru görüyor. Artık FETÖ’cülük bir maymuncuk gibi, herkesin kendi
konumunu güçlendirmek için ötekine doğrulttuğu bir silah oldu.
EKONOMİK
SEKTÖR OLDU
Yani
suçlamalar çıkar ilişkisinden mi kaynaklanıyor?
Bugün birçok dini
cemaat birer ekonomik sektöre dönüştü. Unutmamalı, Türkiye’de dini gruplar
kamusal alana sirayet etmeye başladığı, kapalı ve kayıtdışı olup kendilerine
göre dini eğitim vermeye başlarsa sorun büyür, FETÖ’deki gibi. Ülke benzeri
oluşumlara gebe demektir.
FETÖ’nün
yerini yeni cemaatler doldurur mu?
Bazı kesim ve cemaatler
FETÖ’den doğan boşluğu doldurabilmek için siyasetle, kamusal alanla, yaygın ve
kayıtdışı dini eğitimle kendi kapsam alanlarını genişletme hesabı yapıyor
olabilir. Öyle zannediyorum ki Diyanet İşleri’yle uğraşmaları da bu yüzden. Bir
dini cemaat kendisini alternatif diyanet olarak görmeye başlarsa, sonra paralel
kamu gücü olmaya doğru da gider. Dini cemaat ve tarikatlar siyaset, kamusal
alan, yaygın din eğitimi ve ticaretten elini çekip kendi asli ve sivil hizmet
alanlarına çekilmezse, kayıtdışılıktan çıkıp şeffaf ve denetlenebilir olmazsa
yeni maceralar yaşamamız kaçınılmaz görünüyor.
İSLAM DİNİ
MÜSLÜMANLAR YÜZÜNDEN MAHCUP
‘Yüzleşme’
kitabınızda, Mısırlı âlimlerin “İslam dini Müslümanların yüzünden mahcup
durumdadır” sözüne atıfta bulunuyorsunuz. Sizi mahcup eden şeyler var mı?
Ramazanda olmamız
nedeniyle hemen oradan örnek vereyim. Şimdi televizyon programlarını
izleyeceksiniz. Reytingi en yüksek programlar en çok menkıbenin anlatıldığı, en
çok gözyaşının döküldüğü programlar. Din artık melankoli ve gözyaşı olarak
sunuluyor ve algılanıyor. Böyle bir din anlayışı sizi dünya sahnesinde yukarı
çeker mi? Hazreti Muhammed’in hayatını öyle bir anlatıyorlar ki, öyle bir
hayatın örnek alınması ve yaşanması mümkün değil. Bugün İslam dinini gizemli,
esrarengiz bir din olarak sunanlar, asılsız kutsallıklar üretenler aslında
kendi din ticaretleri için müşteri artırımı peşindeler. Bu da beni mahcup
ediyor.
ANADOLU
İNSANIMIZA ÜZÜLÜYORUM
Halk
neden bu programları izliyor?
Çünkü onları böyle
besledik, “Din, acı, gözyaşı, melankoli ve menkıbedir” dedik. Ya geçmişe
özlemle ya da bir kurtarıcı bekleyerek vakit geçiriyoruz. Bireyi ve birey
bilincini, birey sorumluluğunu yok ettik. Başımıza geleni de hep “ya Allah’ın
gazabı ya da ötekinin kötülüğü” diye anlattık. “Sen sadece dua et, hatta en
etkili ve gizemli duayı ve zamanı bul yeter, bunlardan kurtulursun” diyerek
piyangocu bir anlayışı besledik. Halkı böyle besleyince onlar da buna uygun
hoca tipi istemeye başladı.
Bu
anlayış insanlara ne yapıyor?
Geniş halk kitlesi
istiyor diye menkıbe ve hurafe dolu bir din anlatanlar farkında olmadan dinin
toplumları uyuşturduğu tezini de desteklemiş oluyor. Anadolu’dan gelip, bunu
dini bilgilendirme sananlara, boynu bükük dinleyen garip Anadolu insanımıza
üzülüyorum.
İSLAMOFOBİ
MAHALLEMİZE İNECEKTİR
Sırf
bu yüzden dinden uzaklaşanlar oluyor mu?
Harika bir konuya
değindiniz. Böyle bir dini anlayışın, çocuklarımız, torunlarımız tarafından
nasıl karşılanacağından emin değilim. Artık yavaş yavaş yol ayrımına geliyoruz.
Çocuklarımız, torunlarımız sorguluyor, görüyor, biliyor. Bireyin olmadığı,
kadın hakkı, insan hakkı, çevre bilinci, bilgi üretimi, sosyal adalet, hukuk,
özgürlük, düşünce gibi temel değerlerin yeterince gelişmediği, sadece
melankoli, sadece menkıbe, gözyaşı, ötekileştirme ve öfkenin yer aldığı bir din
anlatımı İslamofobi’yi mahallemize indirecektir. Bizim çocuklarımız, torunlarımız
da büyük sorular soracaktır.
DİN
ANLAYIŞIMIZ SIĞLAŞTI
İslam
dünyası neden sanat üretemiyor, bilimde başarılı olamıyor?
Biz Müslümanlığı sadece
inanma ve namaz, oruç, hac gibi belli ritüelleri yerine getirme olarak
algıladığımız sürece bu mahcup edici durum devam edecektir. Allah, “Dünyaya
inanan ve yararlı iş işleyenler egemen olacaktır” diyor. İslam’ın parlak
dönemlerinde biz yararlı iş deyince bilim, teknoloji, insanlara faydalı olma,
tıp alanında gelişmeyi anladık. Astronomi, denizcilik, haritada, fende birçok
alanda en öndeydik. Demek ki, dinin mesajını anlarsak bunlar olur. Bizim din
anlayışımız sığlaştı. Dindarlığı dar bir alana hapsettik. Müslümanlar şeklen
dindarlaştıkça, dünyevileşmesi de artıyor. İslam, seccadeni ser ibadetle ömrünü
geçir demiyor. Düşünce, bilgi, yararlı iş, temizlik, haklının ve mağdurun
yanında olma, iyiliği destekleyip kötülüğü önleme, insanı insan olduğu için
sevme hepsi ibadettir.